Ne Aramıştın?

Yeme, içme, gezme, görme, gülme, annelik, babalık, çocukluk, sanat, çizme, boyama, müzik, tiyatro, film..

Wednesday, December 11, 2019

İlkokul 2



İkinci sınıf, birincinin üstü olup çocuğunuzun okuma-yazmayı çok iyi bildiğini zannettiği ve fakat bir o kadar da sıkıcı bulduğu bir sınıf oluyor. Her şey kolay da o ca(ğ)nım gözleriyle okumak, o minnoş elleriyle yazmak çok sıkıcı.

Artık göremiyorum anne, ellerim yoruldu anne, sen oku anne, sen yaz anne, sen boya anne, sen çöz anne hatta sen söyle anne. Sanırsın eğitim hayatını hatmetmiş seni de asistanı olarak işe almış bir petrön.

İki paragraf okuyup konu hakkında üç soru cevaplayacak diye yarım gün harcıyoruz. Özeti; Ali ve Ayşe pazar günü pikniğe gitmiş, top oynamış, elma yemiş olan paragraftan birinci soru pikniğe ne zaman gitmişler?

- Sabah gitmişlerdir di mi anne?
- Yazıyor ya çocum.
- Sabahtan sonra mı gitmişler?
- Evladım bak orada yazıyor.
- Ne yazıyor?
- Cevap yazıyor cevap!
- Öf bir daha mı okuyacağım şimdi! Zaten gözlerim dalıyor?!.
...
- O zaman sen yaz.
- Cevabı bilmiyorum, okumayı da bilmiyorum, yazmayı da bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum ve çok mutluyum oh beee! yazayım mı çocum?
- Öeee yazma git sen ben kendim yaparım ödevimi ööeee
- Aferin yavrum bak ne güzel, kendin yap çocom.

Eve ödev getirmesin, okulda etüt dersine kalsın, orada yapsın dedim, ödev yapmak yerine bana iki sayfa sitem mektubu yazmış. Nerde kaldın anne, seni bekliyorum anne, hala gelmedin anne, üf anne, küstüm anne..

Matematik problemleri ile gerilim daha da tırmanıyor. İki işlemli problemlere geçtiler. Ahmet'in 79 lirası var, bunun 15 lirası ile kalem, 33 lirası ile kitap almış, kaç lirası kalmış?

- Toplayacağız di mi anne?
- Neyi toplayacağız mesela?
- Hepsini
- Bak şimdi Ahmet'in ..
- Tamam tamam sus çıkartacağız di mi?
- Ya bak bi dak ..
- Tamam tamam sus toplayacağız.
- Evladım bak şim ..
- Tamam tamam toplayıp çıkartacağız.
- N'aaaparsan yap çocum, topla, çıkart, fırlat, yırt sayfayı, top yap, at çöpe ooh istediğini yap!
- Öeee baba yaa, annem yırt diyo, ödevini diyo, at diyo ööee

Doğal sayılar kavramına geçmişler. Anne doğal sayı ne demek diyor; doğal sayı, doğal sayı işte. Doğal inek, doğal ağaç neyse doğal sayıda o. Otuz üç doğal sayı mı anne dedi, valla anormal bir durumu yok bence doğal dedim.

Basamak değeri, sayı değeri, sayı değeri toplamı, basamak değeri yuvarlaması derken okumaya yazmaya üşenen çocukla su kaynatıyoruz evde. İlk okuldan mezun olalı altı yüz yıl geçmiş, bana okuma yazma öğreten öğretmenimin kızlarının bile otuz yaşında çocuğu var, biz hala doğal sayı, basamak zartı..

Hafta içi her gün dolu dolu ödev, hafta sonu 15 günlük ödev daha. Bildiğin paralı askeri okul.

Öğretmenine mail yazdım, hocaanım hafta sonu dediğimiz hepi topu 48 saat biliyorsunuz değil mi? bunun 20 saati uyuduk falan desek temel ihtiyaçlarla geriye bir gün bile kalmıyor, bu ödev olayını çok mu şaaptınız acaba diye. Bu hafta tamamlayamadıysa haftaya mutlaka kontrol edeceğim dedi. Oldu o zaman ben her gece üç gibi çocuğu uyandırıp ödev yapmasını sağlarım komutanım dedim. Çünkü neden uyuyalım ki diğ mı?

Bu sene veli whats-up grubuna dahil değilim. Aslında sınıf grubu varmış ama beni eklemediler. Fark etmediklerini düşünüyorum. Ne kadar sıradan bir insansam artık yokluğum hissedilmiyor. Bazen bu iyi bir şey.

Yeni okul, yeni sınıf ve yeni arkadaşlıkları oldu evladımın. Dün de eve ilk aşk mektubunu getirdi. Tabi kendisi onun daha aşk mektubu olduğunun bilincinde değil. Utku bir şeyler yazmış bu kağıdı verdi bana dedi. Bir kız ve erkek çizip aralarına kalp koymuş ve o müthiş cümleyi yazmış "seni çok seviyorum zoigirl planet" Ne yapacağız bu kağıdı dedim, dursun orda bir yerde dedi. Umursamazlık seviyesini beğendim.

Şöyle bir bakıyorum diğer veliler çocuklarını hafta sonu bir kurstan diğerine yetiştirme derdinde. Anam bir reklam vardı ya "hem koşsun hem obua çalsın istiyorum, zaman yetmezliğinden koşarken obua çalıyor artık" diyordu anne, aynen millet koşturuyor çocuklarını.

Satrançtan baleye, yüzmeden tenise mekik dokuyorlar.

Hiç işim olmaz kardeşim. Cuma günü akşam evin kapısını kilitlerim, pazartesi sabahına kadar açılmaz. Spor desen haftada üç gün okulda spor yapıyor (zumba, jimnastik, yüzme), müzik öğretmeni -bile- hafta sonu ödev veriyor melodika çalıyoruz, ille bir etkinlik ödevi oluyor, haydi kes yapıştır, tak takıştır, ps oyna, yemek, uyku derken hop pazartesi olmuş, yallah okula.

Çocuğumun babasına da ödevlerde yardım etsin diye ingilizceyi verdim. Geçen uzaktan izliyorum, bir yandan ps oynuyor diğer yandan kıza oraya şunu yaz, buraya bunu yaz diye ödev yaptırıyor. Ödev yaptırıyor denmez aslında, soruların cevabını yazdırıyor diyelim.

Dedim bırak ya, ben en azından saçımı başımı yolsam da çocuğu düşünmeye, anlamaya zorluyorum. Neticelerini de veli toplantısında gayet iyi şekilde aldım. Gerçi tüm velilere aynı şeyleri dediklerini düşünsem de iyi yani, çocuk yaşının çocuğu işte ne olacaktı.

Kitap okurken okuduğu şeyi anlayıp gülmesi, üzülmesi ya da sinirlenmesini izlemek çok şeker. Olm anlıyor lan bu diye babasıyla kıs kıs gülüyoruz. Anne bilgisayarından okulun portalını açıp bugün yemekte ne varmış ona bakacağım diyor. Ay allaam daha dün agu bugu deyip altına zçıyordu ne ara büyüdü yareppi diye tatlı bir hüzne gark oluyoruz.

Geçenlerde teneffüs aralığı çok kısa diye okulda eylem yapmış, kağıtlara teneffüs hakkımız, söke söke alırız yazıp koridorda slogan atmışlar. Kaç dakika teneffüsünüz dedim 9 dakika dedi. Kaç dakika olmasını istiyorsunuz dedim, 10 dedi. Aferin yavrum, hakkınızı arayın dedim.

Büyüyorlar, engel olamıyorsun.


İkinci sınıftan sevgiler efenim.
.
.
.

-music-

Wednesday, March 6, 2019

İlkokul 1

Okul işi çok acayip. Bambaşka bir dünya.

Bir kere heryer anne dolu. Herkes anne. Müdür anne, öğretmen anne, aşçı anne, sen annesin, o anne, bu anne, herkes anne. Herkesin çocuğu var. Her yerde çocuklar geziyor.

Balayı çiftleri için uygun bir tatil yeri değil mesela, gürültülü. Ya da bir tek ben doğurdum, benim çocuğum var, kimsenin yok benim var, doğurdum ben, bi ben doğurdum zannedenler için iyi bir rehabilite merkezi. Bütün dünya doğurmuş, çocuğunu okula getirmiş.

O kadar çocuğa rağmen bir tek ben doğurdum diyebilen de var aralarında. Bizimkiler okulda yaşayan bir tür canlı, onun ki onun çocuğu çünkü o doğurdu.

Öğretmenler de çok şeker. Her şeye cevapları var her şeye.

Arkadaşı makasla saçını kesmiş, neden böyle bir şey oldu diyorum "makas kesiyor mu diye denemiş" diyor. Canım ya çok şeker. Kafasına tükürmüş diyorum "iki kişi tükürükleşirken ortalarından geçmiş sizinki" diyor. Zamanlama hatası yani. Kalem kutusunu fırlatmış yüzüne diyorum "bakmadan şöyle bir atıvermiş" diyor. Şöyle mi yani diye vazoyu kafasına fırlatıyorum mesela.

Yılların tecrübesi tabi. Ne desin, evet hamfendi hepsi öküz bunların, haklısınız mı desin.

Ödevler evin neşe kaynağı.

Hadi kızım, otur evladım, yaz çocuğum, okusana yavrum, evladım okula niye gidiyorsun sen, tornacıya git iş öğren o zaman yavrum, bu nasıl yazı çocuğum, insan okuyacak bunu evladım düzgün yazsana, ya altı üstü 7'den 4 çıkaracan kızım ne kadar zor olabilir ki, ay yok büyümeyecek bu çocuk, büyümüyor, kaldı böyle, eyvahlar olsun.....

Ödevler de yetmiyor "veli katılımlı etkinlik" düzenliyorlar.

Doğuran kişi otomatik olarak çocuğun velisi oluyor. Evladımın babasının bu tür etkinliklerle uzaktan yakından alakası olmadı. Doğumu gerçekleştiren sevgili doktorum bile veli etkinliğinde kendisinden daha etkin diye düşünülebilir.

Hepsi birbirinden uyduruk bir çok etkinliğe giyinip, süslenip gitmek gerekiyor. Baktılar her çağırılan yere gidiyorsunuz "sizi okul aile birliğine alalım" diyorlar. Almayalım canım ya. Okul, aile, birlik bunlar bana alerji yapıyor. Ben veli olarak mezun olmak istiyorum okulunuzdan, mümkünse.

Her haftaya bir sunum istiyorlar.

Ya bu çocuk 7 yaşında ve kimse kimseyi kandırmasın, o sunumları ben hazırlıyorum. Bak şimdi yarın pandalar hakkında sunum yapılacak diye ben ayılar dünyasını sörç ediyorum şu an. Konu babasına daha yakın olmasına rağmen adam ilgilenmiyor. Pandalar da çocuklarının sunumunu hazırlamazdı bence.

Programlı, düzgün yaşayan insanlar için okul hem şahane hem kolay. Ben her sabah "bu gün günlerden neydi yiaa" diye uyandığım için bana karmaşık geliyor.

Haftanın günlerini "bu gün forma giyme günü, bu gün serbest kıyafet günü, bu gün eşofman günü, bu gün oyuncak günü, yarın elma günü" falan diye takip edebiliyorum. Sor bak bu gün günlerden ne diye sor mesela, bu gün günlerden forma giyme günü. Artık perşembede miyiz pazartesi mi onu bilemem.

Daha da üç ay var. Daha bunun ikinci sınıfı var. Beşincisi bile var. Lisesi var. Allahım hiç bitmeyecek di mi bu? **katılarak ağlarken gülme efekti**

Küçücük bir çocukken "biyiyinci iğritmin ilicim" diyordum. Çocukluk böyle bir şey işte. Saçma yani. Ben ve öğretmen olmak.

"Haydi çocuklar şimdi hep beraber elele tutuşup camdan hooop"

Velisin sen Veli kal.

Sevgiler efenim.

Friday, December 28, 2018

Happy New Planet 2019

Koskoca bir yıl, kimine göre hızlı, kimine göre yavaş bitip gidiyor sevgili okur.

2018 daha sağlıklı olabilirdi. Daha keyifli, daha huzurlu, daha dertsiz, daha borçsuz, daha pozitif, daha mavi, daha yeşil, daha sevgi dolu, daha sakin, daha adil, daha özgür, daha bereketli, daha şefkatli, daha dürüst, daha lezzetli, daha tatlı, daha mutlu..

Kendisine şükranlarımızı sunup yeni bir yıla en iyi dileklerimizle gireceğiz. Gönül ister ki yeni yıla piyangonun büyük ikramiyesini kazanıp, 81 milyon önde başlamak ama hayırlısı artık.

2018'de neler oldu?

Neler olmadı ki.

Giriş kısmında sorun vardı zaten.

Yorgun, uykulu ve son derece yılgındım. Tüm yılı, hemen her şeyi erteleyip yatarak geçirmem bundandır.

Saat 00 olmadan, TRT'de dansöz göbek atmaya başlamadan uyumuştuk kızımla.

Yılın daha ilk aylarında arkadaşlarım botokslarını, dolgularını yaptırırken ben hiçbir şey yaptırmadan kırışmaya devam ettim. 12 ayda 15 sefer saç boyatan arkadaşlarıma benim verebileceğim rakam 4 oldu. Onlar spor salonunda hiç kimsenin bilmediği kaslarını sıkılaştırırken ben makarna tenceresiyle kanepede dizi izledim.

Yaza kadar veririm ya o da iş mi? dediğim kiloları veremedim. Martta başlasam Nisan'a kalmaz, Nisanda başlasam Mayıs'a kalmaz dediğim kilolarla tatile başladım.

En son kendimi "ben bu yaz kilo veririm ya" derken yakaladım. Yakalayıp orada eşek sudan gelene kadar dövmem gerekirdi. Ne var ya karpuz, peynir yiyeceksin hepsi bu, çok mu zor zoi dedim. Ama insan en çok kendini kandırıyor tatlı tatlı. Kendime inandım. Yabamadım.

Dolayısı ile yaz özgüvensiz, kırık ve buruk başladı.

Fazla kilo gerçekten başa bela. Dizlerimin ağrıması, nefesimin daralması, zaten aşırı sıcak olan havayı daha sıcak yaşamak tahammülsüzlüğü de beraberinde getiriyor.

Olumlu düşünerek başladığım bazı insan ilişkilerinde başarısız oldum. Boşa koydum olmadı, doluya koydum tartmadı.

Kalabalık, sıcak, kilolu ve öfkeli bir yaz oldu.

600 yaşıma geldiğimde hala torunumun torunlarının torunlarına bu yazı anlatarak kahkaha atacağım; "2018'de kilolu ve öfkeli bir yaz yaşandı ve kimse oradan sağ kurtulamadı nihohohaa"

Neyse yaz bitti, kilolarım ve ben kış hazırlığı yapmaya başladık.

Tamam ya, en azından yaz boyu aşırı kilomu koruyup üstüne eklememiştim.

Ekim, Kasım kilo vermek için en ideal aylar (nisan-mayıs sendromu).

Yeni yıla kadar veririm ya o da iş mi? Brokoli var bir kere. Lahana, karnabahar, brokoli. Haşla, zeytinyağ-limon tamam işte oldu bu iş (karpuz, peynir sendromu).

Ben bu kış kesin bu kiloları veririm (diye kıkırdadı karbonhidrat tanrısı).

****

Hah işte bu sefer kendimi yakaladım.

3 gündür açım. Hayat şartlarım zorlu ve acımasız.

Issız yerlerde yaşam savaşı veren insanların belgesellerini izliyorum. Aslanlar ceylan yakalayıp yerken ağzım köpürüyor.

Bu yola "vejeteryan da olurum şimdi ha" diyerek başlamıştım ama olaylar beni cama konan saksağanlardan menü yapacak duruma sürüklüyor.

Kendimi yakaladım tamam da yakalamışken kendimi de yemesem bari.

****

İlkokul başladı bu yıl. Hakkaten ilkmiş. Epey başıymış olayların.

Ben yarı yıl karnesi ile üniversiteye kaydını yaptırırız diyordum ama çocum daha Ö harfine yeni geçmiş. Anne Ö harfini öğrendim, artık balon yazabilirim dedi. Aferin yavrum dedim.

Sonra ambulans çağırdım kendim için.

Zor oluyor ama alışıyor insan. Atlatıyor demiyorum bak, alışıyor.

Hayat zaten zor. Pahalılık bilmem ne.

Ya tek vitrinim olan yüzüm için temizlik jeli alacağım diye 600 yıl düşünüp, en sonunda zatzıns'ta 300 metre kasa kuyruğu bekleyerek aldığım biricik jel ile minişlerini yıkamış evladım.

Anneeee bak tertemiz oldular dedi son damlayı sıkarken. Senin o minişlerinin ta .. suratlarına .. köpüreyim yavrum dedim.

Yarı yıl tatilinde de çocuklar okula gitmiyormuş. Hakkaten tatilmiş. Karne sizde kalsın, çocuk devam etsin dedim, yok dedi.

Şimdi heyecanla yılbaşı partimizi bekliyorum. Çünkü öyle bir şey yok.

Ben plan yapsam sırf ben yaptım diye beğenmeyecek bir beyim var. Ooo ama kendi vasat fikirlerini midyenin içinde inci bulmuş gibi pazarlar. Küçükken mahallenin köşesindeki terziden iş öğrense, sana o zamanın Lord'luk eğitimini aldığını söyler ya, o derece. Halil pazarlama*..

Yersen..

Neyse ben yine de 2018'i kahkahayla uğurlayıp 2019'a muzip bir gülümseme ile gireceğim.

Size de tavsiye ederim.

Bir gülüş, bir jest her şeyi değiştirir.

****Mutlu Yıllar****

Tuesday, November 13, 2018

Güncel 26


200 çift siyah çorabı var, sabah bana diyor ki siyah çorabım nerede? Ne bileyim hangisi, ne bileyim nerede? En iyisi isim takayım ben bu çoraplara, birinci kısa mehmet, üçüncü büzgülü osman diye öyle sor bana.

Çamaşırı, çorabı bana zimmetli gibi diyor ki bir de "yırtılan falan varsa çekmeceye koyma, at" Sırtına şal, ayağına sıcak su, bir bardakta çay koyayım paşam sen uzan şöyle.

Kızı servise verdik bu sene. Paşam sabahları stres olmasın, her zamanki gibi sadece kendine hizmet edebilsin diye. Gençlik after party'den çorbacıya giderken uyanıp kıza kahvaltı hazırlıyorum. Kör karanlık olduğu için haliyle ışıkları yaka yaka ilerliyorum evde. Orayı kapat gözüme parlıyor, şurayı kapat uykum açılıyor diye söyleniyor sıcak yatağında.

Ya bir sabah da sen uyansana deve? Evden çıkacak olan ben değilim sensin.

Uyan, kızını öperek uyandır, beraber ekmeğe tereyağ sürüp şakalaşın, ne bileyim burnuna labne peynir sür, mis gibi yıkanmış yumuşacık kıyafetlerini özenle çırpıp giydir, çantasına bahçemizdeki organik elmalardan bir tane koparıp koy, servise bindirip bembeyaz dişlerinle gülümseyerek el salla. Sonra bas git işine.

Yok arkadaş. Koskoca ben varken..

Her gün saat daha 10 olmadan arayıp akşam ne yiyoruz diyor. 6'da uyanmışım, bana öğlen olmuş, akşama ne yiyoruz? Dün et yedik bugün sebze yemeği yap diyor mesela. Ya ben dünü 3 yıl gibi yaşamışım sen akşama kadar oturduğun koltukta haftalık çetele mi tutuyorsun acaba. Sabah tezgahın üstüne yığılmış tabaklara ve tencere diplerine bakıyorum dün ne yemiştik ki diye.

Sorsan hiç bir iş yapmıyorum. Parmağımı şıklatıyorum ev toplanıyor, şık şık çamaşırlar tertemiz dolapta, şık şık mis gibi yemekler ocakta, şık şık kızın ödevleri yapılıyor, şık şık kızın banyosu, şık şık kızın alışverişi, şık şık sabah paşamın kahvesi önünde.

Daha hamileyken banyonun su borusu sebebiyle iki fayans kırıldı, 7 yıldır onları takacak. Salonun kornişleri sallanıyor, vida gevşemiş. Kafamıza düşmeden o iki vidayı sıkmayacak. Çamaşır makinası sıkma programına geçince zıplaya zıplaya evi dolaşıyor, balkondan düşene kadar yeni makinaya ihtiyaç duymayacak. Banyo küveti alttan su akıtıyor, ev suyla dolup şnorkel takana kadar usta çağırmayacak. Evladım zıplaya zıplaya koltukları çökertti, koltuğun altına beton gibi iki meydan larousse ansiklopedi koymuş.

Liste uzar gider.

Neyse ki ben de söylenip söylenip sonra unutuyorum. Yoksa bunca yıl bir arada.. yani..

Geçen yine bir yerden eve dönüyoruz. Nadiren ailece katıldığımız bir davetti sanırım. Yılda bir ya da iki kez olan bir şey. Eve giderken yol üstünde bir yere uğrayalım dedim yok dedi, markette dur bir şey alacağım dedim yok dedi, evde şunu yapalım dedim hayır başka bir şey yapalım dedi, kızın kırtasiyeden alacakları var, olmaz dedi. Hayır dedi, yok dedi, hayır dedi, olmaz dedi, yok dedi, istemedi de istemedi.

Adam kilitlenmiş gibi her şeyi reddediyor.

- Hebe ..
- hayır!
- Hübele ..
- hayır!
- Höe ..
- yok!
- Hıa ..
- olmaz!

Sonra "ya sen ne çok bağırıyorsun" diye şaşırıyor. A ah! Niye bağırıyorum acaba ben ya?

Ne dediğimi dinlemeden, cümlem bitmeden hayır diyorsun arkadaşım! Ben de alıyorum bardağı duvara çaaat diye fırlatıyorum ki kendine gel, dikkatini bana ver. Yoksa sinir hastası falan değilim. Sen algısal sağır, duyusal körsün. Kütüksün sen ya. Islak odunsun!

Arkadaşları ile de herhalde konuşuyorlardır; ya bu kadınlar çocuktan sonra çok değişti diye.

Çünkü siz hep o kaslı, yakışıklı, romantik, centilmen, ateşli, sürprizlerle dolu genç çocuktunuz, biz doğurup mahallenin nemrut teyzesi olduk. Evde elimizde meyve bıçağı, bak keserim topunuzu ha diye dolanıyoruz.

Geçen bir film izledim. Adam 3 ayrı kadından 3 ayrı çocuk sahibi olmuş, diyor ki "çocuk doğurmuş kadınla birlikte olmak istemiyorum!" Git bahçe küreğiyle ilişki yaşa o zaman güzel kardeşim. Git tuvalet terliği ile halvet ol. Aslında demek istiyor ki "yediğim hiç bir bokun sorumluluğunu almak istemiyorum" Hah işte git o zaman su damacanasıyla evlen.

Bencillik balonlarında birbirlerini pohpohlaya pohpohlaya yaşayıp gitmek istiyorlar.

Hiç kusura bakmayın beyler, size o konforu veremeyiz. Biz sizi ananızdan evlatlık almadık.

Hayat çok güzeldir, güzel yaşanmalıdır, hayat 1 tanedir ve o da müşterektir.

****Sevgiyle****

Monday, October 8, 2018

Hadi Çocum

Yaklaşık 600 dilde, 900 tonlama ve 1001 çeşit ruh hali ile "hadi çocum" diyebiliyorum. Kimi zaman sakin ve sevecen kimi zaman vahşi ve saldırgan. Kimi zaman tir tir titreten bir lodos kimi zaman yanaklarda ılık bir meltem..

Sabahın köründe seni pek ilgilendirmeyen bir durum için alarm tarafından uyandırılıp, kendin yemeyeceğin bir kahvaltıyı hazırlayarak güne başlamak ah ne hoş bilemezsiniz. Akşamdan kendi giymeyeceğin kıyafetleri özenle hazırlayıp "hadi çocum ye, hadi evladım giy, hadi yavrum uzat ayağını" vb. sözcükler ile giydirmeye çalışmak adeta huzura aydınlanan yeni günün kanat çırpışları gibi..

Çoğu sabah kendimi sıkınca vikvik eden oyuncak ördekler gibi "hadi çocum" derken buluyorum.

Yemek yerken ısırıp yanağında beklettiği o parçayı çiğneyip yutması için kullandığım "hadi çocum" tonlaması; gece yarısı, uykunun en tatlı yerinde gümbürdeyen davul sesi gibi kulakları parçalıyor adeta..

Sabah okula giderken ayakkabılarını giymesi gerektiğini yaklaşık 67 kez söyledikten sonraki "hadi çocum" tonlaması; japon kamikaze pilotunun şehrin en kalabalık bölgesine dalışı gibi dehşet saçıyor.

Ödevlerini bitirmesinde ısrarcı olmamamızı rica eden öğretmenini dikkate alarak, diyaframımdan çıkabilecek en kılçıksız, pes sesimle "hadi çocum" diyorum, ödevlerini bitir. Bu öyle bir tonlama ki, elimde meyve kokteyli ile mercan kumların üzerinde dans ederek denize girmeye davet ediyormuşum gibi..

Dişlerini fırçalaması ve yatması gereken o altın saatlerde, tonlamalar ince do sesinden kalın do sesine adeta freni patlamış bir kamyon gibi gitmektedir. "hadi çocum"dan "HADİ ÇOÇOM!!"a giden bir aksiyon-drama filmi..

Hafta sonu park ve eğlence yerlerinde vaktin dolduğu ve eve dönmemiz gerektiğini bildiren çeşitli tonlamalar vardır. Önce insan gibi sabır ve şefkatle anlatmaya başlarsınız; "hadi çocum, bak akşam oldu daha banyo yapacağız, yemek yiyeceğiz". Etraf kalabalık olduğu için bağırmayı tercih etmez anlaşma yolunu seçersiniz; "tamam yarın yine geliriz, bu günlük bu kadar hadi çocum". Ya sabır diyerek bir kaç dakika daha oyuncak ördek gibi başında vikvik edersiniz, "hadi ama, hadi çocum, hadi yeter, hadiiiiii"..

Hala salıncağa yapışıp gitmeyeceğim diye böğürmeye devam ettiğinde etrafa "bakın her yolu denedim görüyorsunuz, bundan sonra yapacaklarım off the record beybiler" bakışı atarak önce salıncaktan parmaklarını sökerek ayırıyor ve karga tulumba dedikleri yöntemle arabaya tıkıyorsunuz.

Bir de baba faktörü var tabi. Ne yazık ki tıp hala kendi kendinle evlenip, kendinden çocuk yapılacak noktaya ulaşmadı.

Çocuğun okulda olması gereken saat - 08:20
Ev ile okul arası 20 dakika
Evden çıkılması gereken saat - 08:00
Çocuğu uyandırma saati - 07:00
Babasının uyandığı saat - 07:59

O bir dakika içerisinde tuvalete giriyor, üzerini giyinip kahve bile içiyor inanabiliyor musunuz?

Işınlanmayı icat etmiş ya da bir şekilde o hıza ulaşmış olabilir.

Cilt cilt kuantum, var oluş, bilinç altı, zamanın göreceliği, olanaksız fizik bilimi kitapları okuyor.

Geçen akşam bana geçmişin aslında hiç olmadığını sadece şu anın gerçek olduğunu, tüm gördüklerimin bir hayal olduğunu ya da hiç olmadığını falan söyledi. Dedim bak bunları ulu orta söyleyip beni konu komşuya rezil etme. Bildiğin sende kalsın. Bilgi nerede? Bilgi içimizde. İçinde yaşa ne okuyorsan.

Herkesin dünyaya bir görev için geldiğini belki de onun görevinin de bana bu gerçekleri anlatmak olduğunu söyledi.

Ben de şöyle dedim; ---- Hadi ordan! ----

 
Designed by Beautifully Chaotic